Archive for the ‘Selam-i Dünyalı’ Category

KOPERNK’N PAPA III. PAULUS’A MEKTUBU

Pazartesi, Temmuz 25th, 2011

Ne zaman doğruları söyleme başladığım için en ağır şekilde eleştirilsem, Kopernik’in (Nicolaus Copernicus, 1473-1543) Papa III. Paulus’a yazdığı mektup aklıma gelir. Bu mektubu defalarca okudum ve her okuyuşumda düşünen insanların sadece merkezi otoriteler tarafından değil; insanlar tarafından da neden sevilmediklerini daha iyi anladım. Kellesini koltuğa almış bir adam, ölüm korkusundan olsa gerek, yıllarca eserini yayınlayamamış. Aslında “dindar” bir adam olan Kopernik, gezegen astronomisini çözen adam değildir;  “sadece” daha önce doğru bilinen yanlışları alt üst etmiş, böylece sonra gelenlere yol açmıştır. Orijinal esere bağlı kalmak adına, çevirenin dilbilgisi hatalarına aldırmadan mektubu aynen paylaşıyorum, “bir filozofun spekülasyonlarının kalabalığın yargısından çok farklı olduğunu bilesem de”.

(daha fazla…)

ÇETE DEVLET

Pazar, Temmuz 3rd, 2011

Basın gündemi bir ara (seçimden hemen önce), bazı vatandaşların infazını emreden MGK kararlarıyla meşgul oldu. Seçimden sonra da birkaç gazete haber yaptı; ancak seçimdi, meclisti derken unutuldu gitti. Ne utanç verici. Devlet adına hareket eden birkaç kendini bilmez insanın kararı değil bu. Ne bir omuzu kalabalık komutanın ne de bir emniyet müdürünün tek başına aldığı bir karar değil. Devletin en üst düzeyinden bahsediyoruz. Cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar, istihbaratçılar, generaller… Devlet denen kurumun en tepesindeki insanlar oturmuş ve bazı vatandaşların yargısız infaz edilmesi için karar almış. Bize hep “devletin içine çöreklenmiş birtakım çetelerden” bahsettiler. Oysa şimdi çok iyi anlıyoruz ki, devletin bizzat kendisi çete; yani bunca zaman çete devlet tarafından yönetilmişiz. Mafya devlet de diyebilirdim, militan devlet de; ama dilimden çete devlet dökülüverdi.

Artık yakın tarihle hesaplaşmanın vakti geldi. Çete devlet, Türk devletlerindeki Kutsal (sacrosanct) devlet anlayışının bir sonucu; yani devlet vatandaşların bir araya gelerek oluşturdukları bir organizasyon değil de, kendi başına harekete eden, kendi öz tepkiler gösterebilen bir kurum. Kendi devamlılığını sağlayabilmek için gerekirse kendi vatandaşlarını gözünü kırpmadan katleden bir yapı. Bu Osmanlı’da da böyleydi, daha eski Türk devletlerinde de.

(daha fazla…)

İÇİMİZDEKİ DEVLET

Çarşamba, Haziran 1st, 2011

Depodan arta kalan eşyalar kapının önüne yığıldığı için ince vücuduma rağmen kapıdan eşyalara sürtünerek girdim, selam verdim. Odanın her yerinde evraklar vardı. Marketin sahibi ya da müdürü olduğunu market çalışanlarından öğrendiğim kişiye sorunumu anlattım. Bankamatik kartından bir alışveriş iki kez çekilmişti. Paranın hangi tarih ve saatte nakledildiğini gösteren internet çıktısını da götürmeyi akıl etmiştim. Sorunu bir kez de sözlü olarak anlattım. Beni dinlerken, suratının ifadesinden, parayı iade almanın kolay olmayacağını anlamıştım. “Bu resmi belge değil” deyince, “biliyorum, bu belgeyi sadece bilgi amaçlı getirdim” dedim. İkna olmamıştı ve sorunu çözeceğine dair olumlu tek kelime kullanmadı. Hiçbir yeri aramadı, hiçbir yere bakmadı. Benden “daha resmi” bir belge istedi. Kendimi bir an küçük ve yerel bir markette değil de, devlet dairesinde hissettim. “Bugün git, yarın gel” gibi konuşuyordu.

(daha fazla…)

MODERNİTENİN AŞKA DAİR SÖYLEYECEKLERİ

Perşembe, Mayıs 12th, 2011

Züleyha! Boz ayım benim; hatta arım, balım, peteğim.
Aslında sana “kutup ayım” demek isterdim Züleyha,
Hani daha beyaz ya daha kibar ya o hayvan!
Ama sen esmersin be Züleyha;
Bu yüzden asla kutup ayım olamazsın.

Aslında sen iyi ki boz ayımsın Züleyha,
Yoksa soğuk kutuplarda böyle sıcak bir aşkı nasıl yaşardık?
İyi ki boz ayımsın Züleyha,
Şimdi seninle ekvatora yakın bir paralelde,
Bir tatlı su nehri kenarında,
Alabalık yemenin zevkini yaşıyoruz.
Sen yakalıyorsun beraber yiyoruz
Ve yakaladığın her balıkta aşkımızı yeniden yaşıyoruz
Züleyha! boz ayım benim esmerim.

NOT: Hiçbir Züleyha’yı ya da esmeri kast etmedim.

SÖZ! BİR DAHA HİÇ KÜRT OLMAYACAĞIM

Pazar, Mayıs 8th, 2011

Rivayete göre, Ruanda’da, Hutu’lar bir yetimhanedeki Tutsi çocukları doğrarken, küçük bir kız “Lütfen beni öldürmeyin, söz veriyorum, bir daha hiç Tutsi olmayacağım.” diye ağlıyormuş. Ruanda’da bir milyona yakın Ruanda’lı öldü. Tutsi ya da Hutu olması hiç önemli değil aslında. İnsanlar sadece Tutsi ya da Hutu oldukları için öldüler. Sadece ırkları yüzünden, kendi seçemedikleri ırkları yüzünden. Bazıları onları Tutsi ya da Hutu doğdukları için satırla doğradı, parçaladı. Empati yeteneğim iyidir; ama, kimse kusura bakmasın, yetimhanedeki çocukları bile doğrayabilen bu vahşeti anlamakta çaresiz kalıyorum. Hangi ırkçı güdü bu duruma yol açabilir?

Konumuz olmamasına rağmen, bir parantez açarak olay hakkında bilgi verelim. Hutular nüfusu büyük kısmını oluşturmasına rağmen (%85), sömürge döneminde Belçikalılar tarafından kayrılan Tutsiler nüfusun azını oluşturmasına rağmen (%15) Ruanda ve Burundi’de zenginliğin çoğuna el koyuyorlardı. 6 nisan 1992’te hem Ruanda hem de Burundi başkanlarının olduğu uçağın düşürülmesi sonucu (bence kesin ortalığı karıştırmak isteyen büyük devletlerin işidir) yıllardır su toplayan baraj patladı ve Hutular, Tutsiler’i (Hutular’ın tabiriyle hamamböcekleri) satırlarla kesmeye başladılar. Tabi bunun altında kalmayan Tutsiler de Hutular’ı öldürmeye başladılar. Sonuç dünya tarihinin en büyük üçüncü (Kamboçya ve Malezya’dan sonra) soykırımı gerçekleşti. Yukarıda anlattığım olay da bu soykırım esnasında meydana geldi.

(daha fazla…)

BAŞÖRTÜSÜNE DAİR

Cuma, Nisan 15th, 2011

Çok üzüldüm… O kadar çok üzüldüm ki, gün boyu kafası olmayan tavuk gibi oradan buraya sürüklendim. O kadar çok konuşuldu ki bu konu, o kadar çok yazıldı ki, ama yine de temel noktayı kaçırmışız. Konu ülkenin kangren olmuş sorunlarından bir tanesi: Başörtüsü. Türban mı demeliydim? Yoksa eşarp mı? Siyasi simge de olabilirdi aslında. Ama ben hep başörtüsünü kullanırım, içinde örtü kelimesi geçtiği için. Başörtüsü, bir şeyleri örtmeli bana göre. O yüzden hep başörtüsünü kullanırım.

İlk defa 1940’lı yıllarda bu sorun ortaya çıktı. Bu yıllarda yasaklanmasının nedeni (bence) köylülüğü çağrıştırmasındandı. Ama daha sonra 1980’li yıllardan itibaren Müslümanların Kemalist elite meydan okumaya başlamasıyla bu sorun daha başında kangren oldu. Bu yıldan sonra başörtülüler, hadlerini aşarak öğretmen, doktor, mühendis, öğretim üyesi olmak istiyorlardı. Koridorları temizleyen hademe olmak yetmiyordu artık. Hademe başörtüsü takabilirdi, ancak beyaz yakalı meslekler asla; çünkü bu meslekler hep belli bir kesimin tekelinde kalmalıydı. 1997’de henüz tam olarak anlayamadığımız 28 Şubat süreci başladı. Başörtülüleri evlerine hapsetmeye çalıştı.

(daha fazla…)

ÇOCUKLARA İSİM KOYMA REHBERİ

Cuma, Mart 11th, 2011

 Bir çocuğun ismi hayatı boyunca onunla çağrılacağından önemlidir ve isim konulurken bu hususa dikkat edilmelidir. Meseleye bir de uluslararası boyut eklendi artık. Çocuğunuz yurt dışına çıkabilir. İsim koymada bu durumu da göz önünde bulundurun. Önemli olan sizin duygularınız değil, bu ismi çocuğunuz bir ömür boyu kullanacak.

Burada en önemli konulardan bir tanesi isimde Türkçe karakter olmamasıdır. Türkçe karakterler e-posta adreslerinde de sorun oluşturmaktadır. Ayrıca isim yabancılar için kolay okunacak cinsten olsun. Adınız “Güngör Çorbacı” ise yandınız. Yabancılara söyletene kadar en az beş kere tekrar etmeniz gerekir. Benim bu konuda favori isimlerim kızlar için “Melis” erkekler için “Ali” ve tabii ki “Selami” (kendi ismime torpil yapayım, özellikle Çocuklar Duymasın dizisinden sonra zaten iyice eski moda oldu). “C”, “Ç”, “Ü” ve “Ö” sesleri birçok dilde olmadığından bu seslerin geçtiği isimlerin söylenmesi özellikle zor geliyor insanlara.  Bu konuda zorluk çekenler, isimlerini orijinal halleri ile değil de karşı taraf nasıl söyleyebilirse öyle söylesinler.

  (daha fazla…)

SANAL KORKU GERÇEK ZULÜM

Çarşamba, Şubat 16th, 2011

Anlamakta çok zorlandığım bir konu var: Yüzyılı aşkın süredir başta din olmak üzere toplumun bütün değerlerine sövülüyor. Bir taraftan da irtica gelecek, kapıda diye aynı toplum korkutuluyor. Bu irtica bu kadar kuvvetli ise bu insanlar dine ve bütün değerlere bu kadar kolay nasıl sövüyor? Toplumu geri götürmek isteyen “gericiler” bu kadar hazır ve nazır ise bu kadar sövgüye neden tahammül ediyorlar? Eminim içimizden bu konuyu anlamamda yardımcı olacak arkadaşlar çıkacaktır.

Kurtuluş Savaşı’ndan hemen sonra başta din bilginleri olmak üzere yüzlerce insan Müslüman oldukları için asıldı. Bu olay resmi tarihte de anlatılır aslında, ancak “modernizmin önündeki engeller kaldırıldı” denilerek. “Onlar şeriatçı hoca takımıydı, gözleri mahallenin kadınlarındaydı” diye anlatılır. Bu irtica bu dönemde yok muydu?   CHP hükümeti 1940’lı yıllarda Ankara’nın önemli caddelerine köylü kıyafetleriyle insanların girmesini yasaklamıştı. Kırsal kesimden ve köylülerden o kadar uzaktılar ki, Demokrat Parti milletvekillerini köylere gitmemeleri konusunda uyardılar. Toplumun değerlerini aşağılayan bir sürü kitap yazıldı. O zaman irticacılar yok muydu? Hazır sebepler de varken neden ülkeyi geri götürmediler?

(daha fazla…)

EY ÖZGÜRLÜK!

Perşembe, Ocak 20th, 2011

Ateistliği ve solculuğu ile tanınan bir öğretim üyesi Müslüman arkadaşlarına namaz kılmak için izin isteyen bir öğrencisiyle olan muhabbetini anlatıyordu. Namaz kılacak yerin fakülteye epey uzak olması nedeniyle, öğrencinin ders arasında namazı yetiştirmesi mümkün değildi. Bu yüzden bir derse geç kalmak için izin istemişti. Kendisinin de gençliğinde İslamcı bir geçmişi olan (dolayısıyla namazı bildiğini iddia eden) öğretim üyesi öğrenciye, namaz kılmak için mescide gitmesine gerek olmadığını, oturduğu yerden de namaz kılabileceğini, üstelik aynı zamanda kendisini de dinleyebileceği konusunda “fetva” verdiğini, Müslüman arkadaşlarına övünerek anlattı. Ne de olsa tüm görüşlere saygılıydı. Daha sonra, grupta olan pozitivist öğretim üyeleri kendi aralarında “aslında” diye başlayarak bir sürü cümle kurdular: “Aslında İslam bir anlayış dini… Aslında bir kolaylık dini… Aslında böyle namaz daha sevap çünkü işin içinde bilim de var…” Alınları secdeye varmamıştı, ömürlerinde tek bir defa namaz kılmamışlardı, İslam hakkında tek bir kitap okumamışlardı; ancak bir anda hepsi fetva makamı kesilmişti. Üstelik hemen hepsi öğretim üyesiydi. Bir konu hakkında nasıl, ne zaman ve hangi bilimsel temeller üzerinde konuşulması gerektiğini çok iyi bilmeleri gerekiyordu. En azından bir konu hakkında konuşmadan biraz okumak gerekiyordu. Tam o sırada gruba, Kemalistliği ile meşhur bir başka grup katılınca, Müslümanlardan birisi ayağa kalktı ve “İslam hakkında bu kadar konuştunuz, şimdi biraz da Kemalizm hakkında fetva verin” dedikten sonra gruptan uzaklaştı. Uzaklaşırken tüm grupta derin bir sessizlik vardı.

(daha fazla…)

YALAN GAZETESİ

Sayfanızı Da Tanıtın