ÇANKIRI II
Çarşamba, Ağustos 17th, 2011
herkes oruç tutuyor.
benimse karnım gurulduyor.
geçenlerde sel bastı,
dün gece yıldırım düştü,
elektrikler kesildi.
bugün bankanın önünde tabancalar çekildi.
ama nihayet eve çıkabildim.

herkes oruç tutuyor.
benimse karnım gurulduyor.
geçenlerde sel bastı,
dün gece yıldırım düştü,
elektrikler kesildi.
bugün bankanın önünde tabancalar çekildi.
ama nihayet eve çıkabildim.
Karşıdan üç tane çarşaflı geliyordu. Dördüncünüz nerede dercesine ağzımı açmıştım ki boşverip geri kapadım. Dinci olamayacak kadar zengin, laik olamayacak kadar fakir bana neydi politikadan? Sahi dördüncü neredeydi?
Şansıbol bir adam sayılmazdı. Otobüsle çıktığı sayısız kazasız belasız yolculuktan sonra bu sefer ölmesinin zamanı gelmişti. Bu düşünceyle kim bilir kaç kez yanak izi bıraktığı camdan başını kaldırdı. Şoförün hemen arkasındaydı yeri. Adam pek güvenilire benzemiyordu. En kolay virajlarda bile otobüsü savuruyordu. Derken otoyol bitti. İki günde bir traş düsturuyla hareket eden bakanlarbaşının meşhur duble yolları başladı. Ne var ki duble yollar solo olarak hizmet vermekteydi. Yaklaşık onar kilometre arayla sırasıyla gidiş ve dönüşler yeniden asfaltlanmaktadı. Şeritler arasına konmuş fosforlu trafik konileri muntazam bir görünüş arz etmiyordu. Kimisi yerinden kaymış, kimisiyse devrilmişti. Şoför bunlara basacak kendi topal ayağımış da kayıp düşecek de kendi biçimsiz gövdesiymişcesine anlamsız manevrakar yapmaya başlamıştı. Halbuki hızını azalsa devrilmiş konileri kendiliğinden ıskalaması mümkün olacaktı. Az önceki düşüncelerinden böylece uyanan şansıbol sayılmayan bir adam bu sefer yaşama sıkı sıkıya sarılmış, koltuğundan sarkmış bir halde hız göstergesini izliyordu. Otobüs keskin dönemeçlere dahi yüzden aşağı girmiyordu. O an kendisini bir rallide yardımcı pilotmuşcasına şoföre direktif verirken hayal ettiyse de bu anlamsız macera düşünden sıyrılması uzun sürmedi. Evet şimdilik Müge’yi unutabilir ve hayata kaldığı yerden, Ulusoy veya Varan’la devam edebilirdi.
Ben hiçbir meslek grubunu sevmem. Benim gözümde meslek sahibi olmak demek doğruluğu aristovari kabul edilmiş yasalar çerçevesinde avukatlık yapmaktan ibarettir. Üniversite hayatımın rezilliğini unutmak çabası değildir bu düşünce. Üniversitede öğretilenlerin-öğretilerin köküne indiğiniz zaman gerçekten mezara girmiş gibi olursunuz. Nefesiniz yetmediği halde kunduz labirentlerinde dolaşmaktan vazgeçmezseniz an gelir havasızlıktan boğulursunuz. Tıp, kaybolmaya en az zamanınızın olduğu ihtisas alanıdır Türkiye’de. Hiçbir sorununuza çare olmaz. Bir an doktorluk İbni Sina çağına geri dönse kanserler kanserden ölmeye, deliler zıvanadan çıkmaya devam ederler. Hiç olmazsa paramız cebimizde kalır.
………
Neyse sonra yamaçtan aşağı yuvarlanmaya başladık. Nasıl bir şeyse bizimle beraber yuvarlanan başkaları da vardı. Bir süre sonra yamaç dikleşe dikleşe en sonunda uçuruma dönüştü ve biz düşmeye başladık. Üstümüzde atletler vardı. Bu atletlerin özelliğiyse havayla dolarak bir tür paraşüt görevi görmeleriydi. Atletleri bize giydiren ve garanti veren, içinde bulunduğumuz “şey”in organizatörü de bizle birlikte güvenle düşenler arasındaydı. Derken benim atlet şortun üstünden yırtılmaya başladı. Havası da boşalmaya… Anam ölüyorum diye panikledim, ne yapacağımı bilemedim. Etraftan üstüne bastır üstüne bastır çığlıkları. Bunu söyleyenlerden biri de armatör. Ama diğerlerine kıyasla tok bir sesle, emreder bir tarzda söylüyor bunları. Can korkusundan değil de bu herifin korkusundan atletin yırtılan yerine bastırıyorum. Atlet tekrar havayla doluyor. Düşüşüm yavaşlıyor ve armatörle aynı hizaya geliyoruz. Herif sırıtıyor ve biz biliriz, güven bize diyor. Demin ki korkaklığımdan utanıyorum. Onun da bunu başıma kakar gibi yarı sırıtık kendine güvenen ve kendisine güvenilmezse hiddetleneceği belirten bakışları üzerimde.
Endamıyla Selma Hayek’i andırıyordu. Yakından baktım, Frida Kahlo’ydu. Üstüne kaşlarını çattı. Dilenecek olsa ceplerimi karıştırmak yerine önüne jileti atacağım türdendi. Kolları şeftali kabuğu gibi kısa, sık tüylerle kaplıydı. Acaba doping almış bir halterci eskisi miydi bu kadın derken insanların bana baktıklarını gördüm. Burnumu yokladım, sümüksüzdü. Fermuara el attım, kapalıydı. Meseleye dikkatle eğilmek üzere kulaklıklarımı çıkartıp başımı arkaya çevirdim. O da nesi! Kamyonetçinin biri bas bas bağırıyordu. Meğer az önce az kaldı çiğneniyormuşum. Teğet geçmiş olacak ki insanlar o denli şaşkındılar umursamazlığım karşısında.
Açtım müziği son ses, başladım yürümeye. Bir sağırı ezmediği için müteşekkir kalınmayı bekleyen şoförü olanca arabeskliğiyle geride bırakmıştım. Sanki attığım her adımda yeni bir taş ekliyordum duvara. Sonumuz age of empires köylüsüne benzemesin de.
Bana kalırsa paylaşılması için tüm hazırlıklar bir kaç yıl önceden tamamlanmış ülke. Aşiretler dünden ayarlanmış. Bence saldırının nedeninden çok zamanlaması önemli. Tüm Ortadoğu’da Amerikancı yönetimler siyasi yönelimlerini kestiremediğimiz; ama mevcut yönetimlerden daha boktan olamayacaklarını kabul ettiğimiz kitlesel halk hareketleriyle sarsılırken; batıya boyun eğmiş, ama köpekleşmemiş Libya’ya yapılan saldırı sanki bir yanıyla da Mısır’ı, Bahreyn’i, Tunus’u unutturmak, tüm isyan hareketlerini Amerikan yanlısıymışcasına göstererek dünya nezdinde kazandıkları popülariteyi eritmek gizli amacını taşıyor. Yoksa Kaddafi daha bir ay önce Roma’nın ortasına çadırımı kurabilen, batı nezdindeki meşruluğu Saddamla ya da Talibanla karşılaştırılamayacak bir adamdı. Neden şimdi?