İlk Şehidin Mektubu
Ana,
Sana bu mektubu Mehmet Şah’la birlikte yazıyorum. Öncelikle ellerinden ve gül yüzünden hasretle öpüyorum. Biraz öfkeliyim, beni bir tek sen anlarsın diye yazıyorum ana. Bu mektubu yazmak şart oldu. Şimdiden söyleyeyim; kusuruma bakmasınlar ana.
27 sene geçmiş… Ölmez falan diyorlar da, Ö-L-Ü-Y-O-R-U-Z, bu böyle biline ana. Ölmeseymişim bugün 48 yaşında koca bir adam olacak ve kınasından iki gün sonra ayrıldığım helalimle yuva kurmuş olacaktım. Torunların olacaktı. Ama olmadı, bırakmadılar ana.
27 senedir sizi izliyoruz. Burada binlerce arkadaşımla birlikte sizi seyrediyoruz. Daha geçen hafta Çukurca’dan 24 arkadaş daha geldi yanımıza. Hemen arkalarından 3 yiğit daha… Çekingenler, ne olduğunu anlayamamışlar. Hepsinin yüzünde bir korku, bir belirsizlik. Onlar da aramızdalar ve sizi izliyoruz ana. Kimler yok ki burada; doktorlar var, kaymakamlar, mühendis arkadaşlar, teknisyenler, şoförler var, hemşire bacılarımız, öğretmenler. Bazıları ailece gelmişler, kucaklarında bebekleri var, hamileler bile var ve kaç zamandır buradalar… Görsen acıdan gözlerin dolar; burada cesetlerimizden ibaret bir Türkiye daha oldu 27 yıldır, haberiniz var mı ana?
Hep beraber sizi izliyoruz. Orada bilen biri varsa sorar mısın; kocası ölene dul, babası ölene yetim, anası ölene öksüz diyorsunuz da, EVLADI ÖLENİN BİR İSMİ VAR MI ANA?
Hepiniz gizli gizli ağlıyorsunuz geceleri. Duvarlarda fotoğraflarımız var, isimlerimize parklar, sokaklar falan… Belediye otobüsüne bedava bindiriyorlar sizi, ha bir de size yer verilsin diye uyarı levhaları koymuşlar. Ben olaydım da yanında, otobüse biletle biner, ayakta olsa da giderdik; değil mi ana?
Büyükbaşların tanesine 8 milyon lira verdikleri onlarca kobra helikopteri, 2–3 milyon liralık tankları, uçaksavarları, obüs mermileri, kasalarca ve kilolarca kurşunları ve fişekleri seyrediyoruz. Her yıkıldığında yeniden yapılan yüzlerce binayı, her yandığında yeniden dikilen onlarca şantiyeyi ve inşaat makinelerini izliyoruz. Sürekli kapkara bir duman yükseliyor bölgeden, bazen tam göremiyoruz olanları… Sonra duman dağılırken bakıyoruz; yeni arkadaşlar gelivermiş aramıza. Dönüp size bakıyoruz; bize hakkınızı helal edip etmediğinizi soruyorlar. Helal ettiğinizi duyuyoruz. Şimdi, hakkını helal edecek olanlar ONLAR MI, YOKSA BİZ MİYİZ; imama bir sorsana ana?
Burada herkes herkesle gayet iyi anlaşıyor, kimsenin derdi yok birbiriyle. Ben Gilan’la, Roj’la, Baran’la tıpkı Mehmet’le, Mustafa’yla, Osman’la, Kürşat’la ya da Elif’le, Hatice’yle, Zeynep’le anlaşabildiğim gibi anlaşıyorum. Burası belki bu yüzden güzeldir. Belki de burası bu yüzden cennettir. Herkes herkesle anlaşabiliyor; cennet yağlı ballı ırmakları, hurileri bahçeleri olan değil, İNSANIN İNSANI ANLADIĞI YERMİŞ ANA…
Bayrağımız gönderde kalsın, her yanda Ayyıldız dalgalansın, yere göğe, dağa taşa kahramanlığımız yazsın diye nöbet tutuyorduk o gece. Elimizde bir tüfek, sırtımızda bir hücum yeleği, ayağımızda kara kara postallar ve aklımızda bin tane soru… Burnumuzda hasret, yüreğimizde kah sılanın kah yarin özlemi, gecenin 02:00’si ve karanlığa doğru melul melul bakan gözlerle bekliyorduk. Yılanlar, akrepler, böcekler kaynıyor toprağın altı. Görebileceğin en uzak yerlere kadar sadece taş, kaya ve hepsi bu. Dedim ya; bayrağımız dalgalansın, marşımız söylensin, her yanda ismimiz yazsın diye bekliyorduk. Öyle demediler mi gönderirken ana?
Aha bu Berat geldi nereden geldiyse. O’nun da sırtında bir tüfek, cepleri el bombası dolu. Gözleri uykusuzluktan benden beter, midesinde bir avuç haşlanmış un bulamacının kaya gibi sertliği, ayaklarında sarı sarı mekaplar. ‘Ne işin var lan burada?’ demeye kalmadı, sıktık birbirimize. Sonrası karanlık ve burası.
27 yıldır birlikteyiz burada. Avuç kadar toprağın üzerinde ‘birlikte’ olmayı beceremedik ama 27 senedir beraberiz burada. Beni gönderenlere bir sorsana ana; oğluna Jiyan ismini koyan ananın da bir özel bir ismi var mı? Jiyan soruyor da yanımda, selam ediyor bir de hepinize.
‘Vatan bölünmez!’ Babam böyle bağırıyordu cenazemde. Bir de ‘Vatan sağ olsun!’ var hep bir ağızdan söyledikleri. Güzel de, 27 yıldır ‘vatanın bölük pörçük’ olduğunu izliyoruz ana… Buradan çok açık görülüyor; aynı toprağın üzerinde birbirini sevmeyen, birbirini dinlemeyen, birbirine hoşgörü ve tahammül göstermeyen, gittikçe fakirleşen ve yalana-harama-uçkura tamah etmiş bir ‘vatan’… Geçen hafta gelen 24 arkadaştan biri soruyor; ‘Biz açıköğretim okuyamadık, tecili 5-6 sene uzatamadık, çürük raporu alamadık, ağa-babalardan birine telefon açtırıp subay gazinosunda garsonluk ayarlamadık. Çıktık geldik Çukurca’ya. Uykumuzun ortasında mermi boşaldı üstümüze, işte hepinizden ayrı kaldık… ‘Bordo klavyeliler’ pek mahirler yakıp yıkmakta ama Facebook profil resminde bir hafta durup kalkacak bayrak için mi vurulduk?’ diye soruyor ana.
‘Bir evladım olsa, O’nu da göndereceğim’ demiş Üsteğmen Yusuf’un babası. Dönüp Yusuf’a baktık sizi izlerken. ‘Kardeşim tıpta okuyor’ dedi. Devam etti: ‘Dicle Üniversitesinde okuyor, iki yıla mezun olacak…’ Bazılarımızın Amed dediği Diyarbakır’ın Dicle Üniversitesi’nde okuyan kardeşine baktık buradan… Eline ağabeyinin fotoğrafını vermişler, tabutun önünden önünden yürüyor yarının doktoru. Bizim için yarının doktoru ama ‘vatan’ için feda edilmeye hazır biri gibi geliyor onlara; vatan için feda edilmeye hazır bir doktor, bir işçi, bir çoban, bir tamirci, bir genç… 27 senedir binlerce can feda edilmiş ‘vatana’ bakıyoruz buradan ana.
Ben göğsümdeki mermiyle gömüldüm, biliyorsun. Merminin çıktığı tüfek Rus yapımı, mermi İsrail’den. Hüseyin var sonradan gelenler arasında; beyni darmadağın olmuş şarapnel parçalarıyla. Basıp paramparça edildiği mayın Alman yapımı. Topuğu uçan bir arkadaşımız var, bacağı tümüyle kopan, elini bileğinden kopup düşen. Bunca fişek, mermi, mayın ve bomba Fransa’dan, İtalya’dan, Amerika’dan gelip bizi bulmuş. Toplanıp yaramıza beremize bakınca anladık biz. Ama onlar, evet onlar anladılar mı ana? Bir sorsana bu mektubu okuyanlara; muhtara sor, kaymakam bey de düşünsün, mümkünse Valimiz ve Başbakanımıza kadar bir sor ana; bizim anladığımızı onlar da anlıyorlar mı? Vatana saldıranlar kim, koruyan bizler neyle koruyoruz? Burada kazanan kim, kaybeden kim? Bunun TÜRKÇESİ AYRI, ZAZACA’sı BAŞKA MI ANA?
‘Şehit’ kelimesi Arapça’dan gelme Türkçe; öksüz, yetim, dul Türkçe tamam da, ‘şehit anası’nın hangi dilde bir karşılığı var ana?
İluh’ta bir ekmek yemiştik o zamanlar, tadı hala damağımdadır. İntikaldeyiz, yürümekten ayaklarımız olmuş birer kiloluk kaya. Koltuk altlarım kaşınıyor, bitlenmemek için habire tuz sürüp duruyoruz apış aralarımıza. Bir mezraya uğradık, tıpkı senin gibi bakan, belki de senin gibi kokan bir ‘ana’. Tandırdan bir ekmek verdi sıcak sıcak. İluh ekmeği. Yanına da ‘tırşık’ verdiler. Bildiğin patlıcan, domates ana. Yerken şöyle bir baktım; yeryüzünün en görkemli, en heybetli, en asi toprakları bizim ana… Bin tane dere akıp geçiyor, kayalar bana mısın demeden bir yükselip bir yok oluyor. Öyle güzel kokuyor ki ovalar; yüz bin arı bir milyon kovan var her yanda. Ekmek boğazımda kaldı, TROK-TROK-TROK! Rusların Skorsky’si alevlerini kusa kusa geçip gitti yüzlerce metre arazide… Sana bunları yazarken omuzumdan başını uzatıp merakla ne yazdığıma bakan çoban Bawer, işte o gün parçalanmış İluh’ta. Bawer’in anasına söyle ana hayattaysa; tandır ekmeği ve tırşık, bu toprakların en güzel yemeğiymiş meğer.
İnsan nankördür. Hafızası zayıftır. Unutmak fıtratındandır. Neler neleri unuttuklarını buradan izliyoruz ana. 1920’lerde Dersim’den Nalin’le Yozgat’ta Hatice bir olup, bileziklerini yollamışlardı Mustafa Kemal’in askerleri için. Hakkari’li Ezman’la Kars’lı Salih’in koyunları aynı sürüde, yoğurtları aynı sofradaydı. Erzurum’un tulum peynirinde, çağ kebabında, Iğdır’ın bozbaş köftesinde, Siirt’in büryan kebabında, yanyana dizilmiş horonda halayda, zurnada ve davulda, ağıtta, manide, al kınada ve ak gelinlikte birdi Anadolu. Bir sorsana bu mektubu okuyanlara: 90 sene öncesi vatan toprağının altında ‘şehit’ olarak birlikte yatmış olanlar, TOPRAĞIN ÜSTÜNDE ‘ŞEHİTLER’ VE ‘LEŞLER’ DİYE NE ZAMANDIR AYRILDILAR ANA?
Ellerinden öperim. Senin, babamım, bacımın, bütün milletimin ellerinden, gözlerinden öperim, affedin… Bağışlayın ama suçlu onlardır ana. Evet; suç da günah da onlarındır! Burada sizi izleyen onbinlerce merhum arasından bunu söylemek bana kaldı. Ama günah onlarındır ana.
Bu kardeş savaşının ‘vatan’, ‘toprak’, ‘millet’ kisvesi altında sürdürülen kanlı bir tezgâh olduğunu görmeyenlerindir. 27 senedir seçilen her siyasi ve her başbakan sizleri aynı laflarla ‘Vatan Sağolsun’ demek zorunda bıraktığı için onlarındır. Tabutlarımızın arkasına saf tutmuş kravatlıların bizzat yürüttüğü silah pazarlığı, kaçakçılık, Orta Doğu projeleri ve petrol kokan suratlarına bakıp tükürmedikleri için onlarındır. Oy kaygısı, g.t korkusu ve haysiyet yoksunluğuyla bütün bir ülkenin bağımsızlığını azar azar pazarlayan alçaklardan oluşan heyetlere 27 senedir ‘Hükümet’ dedikleri için onlarındır. Kimini solcu, kimini sağcı, kimini ümmetçi, kimini hacı-hoca, kimini beleşçi diye seçip bazen kendi menfaatleri, bazen eş-dost-ahbapları ve çoğu zaman da ‘öylesine’ verdikleri oyların hesabını sormayıp, sandıktan sandığa sürüklenen halleri için onlarındır. Marş okumakla vatansever, türkü söylemekle milliyetçi, idam ipi sallandırmakla ulusçu, rozet takmakla Kemalist oldukları gibi, 5 vakitle müslüman, 1 metre örtüyle muhafazakâr, sığır kesmekle imani ve 30 gün aç gezmekle ümmet oldukları içindir. İmanı nakli, ibadeti şekli halleriyle soyguna alkış, rüşvete çanak, iltimasa cevaz verdikleri içindir. Derelerimizin, dağlarımızın, toprağımızın ırzına geçen koca koca holdinglerin kıçına montelenmiş gazetelerden başka hiçbir bilgi kırıntıları olmadan ve bir zeytin ağacı için bile olsa yeri göğü yıkmayan ahvalleriyle, elbette ‘Bir oğulları daha olsa gönderirler’. ÇÜNKÜ ONLAR İÇİN OĞULLAR, FEDA EDİLMEYE HAZIR FİDANLARDIR SADECE.
27 senedir izledik ana… Biz izlerken, onlar da Dağlıca’da, Lice’de, Eruh’ta, Nusaybin’de ve sonra Elazığ’da, Aşkale’de, Şarkışla’da, Zile’de ve derken Ankara’da, Bursa’da sonunda İstanbul’da yangın yerine dönen memleketi izlediler. Dizilerden, filmlerden ve internetten vakit buldukları zaman molotofları, bombaları, panzerleri, ekranlara çıkan paşaları, haritaları ve harekât planlarını izlediler. Bir cenah ‘Vur de vuralım, öl de ölelim’ dedi, diğer cenah suratlarında poşilerle her yanı aleve verdi. Yanyana dizilmiş her al tabutta ‘gözyaşları sel’ oldu, ‘intikam yerde bırakılmadı’, ‘hain saldırılara cevap verildi.’ Bunları sadece izledikleri için günah onlarındır ana.
BİR EVLADIN DİĞERİNİ ÖLDÜRMESİ İÇİN YOLLANDIĞI MEMLEKETLERİN ANALARI GÜLMEZ, HEP AMA HEP AĞLARLAR ANA… Ve bu vebal, evlatlarını birbirlerini öldürsünler diye yollayanların ve ‘Vatan’, ‘Bayrak’, ‘Millet’ sloganlarını atmaktan başka hiçbir şey yapmayarak bir kenarda sessizce bekleyenlerindir.
Buradan sana, bütün aileme ve milletime selam ediyorum. Bir İddia kombinasyonu, bir kısa yoldan para kazanma kılavuzu ya da panpiş fotoğrafları gibi eğlenceli değil yazdıklarım. Bu yüzden mektubumu uzun bulup okumayarak yarıda bırakmış olanların da canı sağolsun.
Ancak bir şehidin gözünden görmediler, dinlemediler, bilmediler hiç biri. Bir şehit sabahın 05.00’nde yatağından kalkıp tam tekmil intikale yetişirken ne düşünür düşündüler mi hiç? Karanlığa doğru atılan her adımda en ufak bir çıtırtı, bir ses, bir nefes şehide neler hissettirir, bilirler mi? Yüzbinlerce yıldızdan ve alabildiğine karanlık kayalardan başka hiçbir şeyin ama hiç hiçbir şeyin olmadığı bir yerde sadece 30 dakika beklemek 30 yıl gibidir, beklediler mi hiç? Ne açlık, ne tütün, ne kurşun, ne intikam ne de kan… Şehidin düşündüğü evidir anam! Şehit yavuklusunu düşünür. Şehit köydeki evinde bırakıp geldiği çocuklarını düşünür. Şehit lojmanda koyup geldiği karısını düşünür. Şehit kahpe bir savaşın kiralık mayınıyla parçalandığı zaman, arkasında kalanların derdiyle düşer yere ana…
Ben vurulduğumda düşündüğüm bir tek sendin, sonra helalim… Keşke düşmeseydim anam, keşke.
Düştüğüm için senden özür dilesinler. Ve herkese söyle; okusunlar, bilsinler mektubumu ana: Vatan biz öldürüp ölürsek değil, VATAN BİZ YAŞAYIP YAŞATIRSAK SAĞ OLUR.
Allah bir anaya daha şehidinden mektup nasip etmesin inşallah.
Oğlun.
*15 Ağustos 1984/Eruh’ta bölücü örgütün ilk kurbanı Er Süleyman AYDIN’ın annesine mektubu.
the attachments to this post:
- RUHNAME – ÖMER EFE
-Selam-i DÜNYALI
Alican KUTLU
Arslantürk, Murat Serdar -Sessiz Sedasız-
BİR.PLAYBOYUN GÜNLÜĞÜ -ZORBEY
Emrah AYHAN
Furkan AYTUĞAN
Hakan İPEK
MertFatih KESGİN
UğurALTUNDAL
V. Alp EREN
MİZAH VE KARİKATÜR
ParaDOXİA – Gizli Kadın'ın Saklı Köşesi
VİDEO KLİPLER – MÜZİK DİNLE – TIKLA İZLE







